Montessori felsefesi ile oğluma hamile iken tanıştım. Önceleri internetten Dr. Maria Montessori’nin yaşamını ve eğitim yaklaşımını konu alan belgesel ve videolar izledim. Sonra yurtdışında bu yöntemi kullanarak ”homeschooling” (ev okulu) yapan anne bloglarını takip ettim, ardından kitaplar aldım. Ve öğrendikçe eğitimcilik hayatımda karşılaştığım sorunlara ve hatta kendi çocukluğumuzda yaşadığımız problemlere cevaplar buldum.
Bu sadece doğacak çocuğuma ”daha iyi bir annelik” yapma hevesi ile giriştiğim bir araştırma değildi. Montessori yöntemini öğrendikçe ve uygulamaya çalıştıkça aslında kendi içimdeki çocuğa doğru da bir yürüyüştü. Peki neden?
Çünkü bize çocukken ”aman bırak sen yapamazsın,bozarsın,kırarsın vs. ” denilip elimize iş verilmemiş ama büyüyünce ”gel de şu işin ucundan tut,hiçbir işe yaramıyorsunuz…” denilmiş.
Fakat Maria Montessori diyor ki: ”Çocuğun eline vermediğiniz birşeyi kalbine de koyamazsınız.”

Yurtdışındaki montessori okullarındaki çocukların sakinliğini, kendinden emin duruşunu, saygı, sevgi ve öğrenmeyi bil fiil yaparak uygulamalı hale getirmelerini gördükçe kendi kendime dedim ki ”Bizim büyüklerimiz de bu yöntemleri biliyor olsaydı, hayatımız nasıl olurdu?”
Örneğin ben eğitim hayatım boyunca matematikten nefret etmişimdir. Çünkü bize konular öğretmen tarafından anlatılır, sen pasif olarak dinlersin. Sonradan öğrendim ki meğerse benim görsel hafızam, işitsel hafızamdan daha iyi ve dinleyerek anlayamıyorum. Fakat Montessori matematiği de kendine has materyaller ile somutlaştırıp çocuğun eline veriyor.
Montessori eğitimini, Maria Montessori ‘nin anlattığı şekilde gerçekten bütüncül olarak benimseyen okullarda öğrenim gören çocukların mutlaka özgüveni, özdisiplini, dikkat-konsantrasyon yeteneği ve en önemlisi öğrenmeye karşı sürekli bir merak ve keşif duygusu beslenir. Çünkü bütün materyaller, sınıf düzeni, eğitimcinin karakteri buna göre şekillendirilir.
Ne yazık ki biz engellenerek ve ya bi şekilde örselenerek büyüyen nesil, kendi çocuklarını yetiştirirken kendi ebeveynimizden daha farklı bir tutum izlemek istedik ama hesap edemediğimiz şeyler oldu. Koruyalım, kollayalım derken abarttık, kendi kedimize oluşturduğumuz kaygılar yetmiyormuş gibi bir de toplumun beklentilerine uyum sağlayalım derken fazla baskı altında kaldık, her yere yetişemedik. Neyse ki bizim elimizde kendi ebeveynimizde olmayan imkanlar vardı, internet vardı ve böylece her şeyi öğrenebilirdik. Ama o konuda da işler beklenilenin aksi oldu. Her kafadan ayrı sesler çıktı. Kafamız karıştı, arafta kaldık. Önünde sağlıklı örnekler göremeyenlerimizin karışan kafasından ortaya çıkan manzara bazen öyle bir hal alıyor ki insan ”gülsem mi, ağlasam mı?” diye düşünüyor.
Tüm bu karmaşanın içinde Montessori yaklaşımı bana hem bir nefes alanı hem de bir yol haritası oldu. Çünkü Montessori, çocuğa “nasıl davranılması gerektiğini” dikte eden bir disiplin sistemi değil; tam tersine, çocuğun içindeki potansiyeli görmeyi, onu kendi hızında gelişebileceği bir ortamla desteklemeyi öğreten bir yaşam felsefesi.
Montessori bana şunu gösterdi:
Çocuk sandığımızdan çok daha yetenekli, çok daha güçlü ve çok daha hazır.
Asıl mesele, ona bunu gösterecek doğru ortamı sağlayabilmek.
Neden Montessori? Çünkü bu yöntem:
• Çocuğu merkeze alır.
“Ben senin için neyi uygun görüyorum?”dan önce, “Senin ihtiyacın ne?” diye sorar.
• Bağımsızlığı cesaretlendirir.
Çocuğun kendi ayakkabısını bağlaması, kendi suyunu doldurması ya da kendi odasını toplaması bir başarı değil, gelişimin doğal bir parçasıdır.
• Hataları cezalandırmaz, öğretir.
Montessori materyalleri zaten çocuğa hatasını kendi kendine fark ettirecek şekilde tasarlanmıştır. Böylece dıştan gelen baskıyla değil, içsel motivasyonla öğrenir.
• Rekabet değil içsel disiplini destekler.
“En iyisi kim?” yerine, “Ben bugün dünden daha iyi miyim?” sorusunu öğretir.
• Çocuğun özgüvenini gerçek deneyimlerle besler.
Bir işi yapabildiğini bizzat elleriyle görmek, yüz kez “Aferin” duymaktan daha etkilidir.
İşte bu yüzden Montessori…
Çünkü biz ne kadar iyi niyetli olsak da, kendi çocukluğumuzun gölgeleri bazen fark etmeden adımlarımıza karışıyor. Montessori, o gölgeleri fark etmemi sağladı; çocuğuma daha özgür, daha saygılı, daha sabırlı bir alan açmayı öğretti. Ve belki de en önemlisi, kendi içimdeki çocuğu iyileştirme fırsatı verdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum:
Montessori yalnızca bir eğitim modeli değil; anne-babalığı, iletişimi ve çocukla ilişkiyi dönüştüren bir bakış açısı.
Bu yüzden neden Montessori sorusunun cevabı aslında çok basit:
Çünkü çocuklarımızın doğasına en çok yaklaşan, onları en iyi anlayan, ihtiyaçlarını en temiz şekilde karşılayan yöntem bu.
Ve biz yetişkinler için de hem bir rehber, hem bir hatırlatma, hem de bir iyileşme yolculuğu.



